
Evening'i
izleyeli neredeyse 3 hafta kadar oluyor. Sonunu getiremedim bile. İçim bayıldı
desem yeridir. Bir daha anladım ki şu gramofon yılları benim içimi bayıyor.
Filmi izlemeye büyük ümitlerle başlamıştım. Fried Green Tomatoes gibi bir film
bekliyordum ne yalan söyleyeyim. Ama karşımda son derece durağan, kulağını
tersten tutan, hiçbir espirisi olmayan, ayağı yere basmayan bir film buldum.
Dediğim gibi sonunu getiremedim. Büyük ümitlerle bekliyordum halbuki. Daha
izlenmesi gereken yüzlerce film olduğunun farkına geçenlerde vardığımdan beri,
bir filmi yarıda bırakmama beyefendiliğini bir kenara bırakmaya karar verdim.
İnsanın zamanı bu kadar kolay harcanmamalı.
4/10

In My Father's Den'in uzun süredir İngilizce altyazıyı ümitsizce
HDD'min derinlerinde beklemesinin artık ümitsizliğe dönüşmesi ile bu akşam daha
fazla dayanamayıp filmi izledik. Çok daha farklı beklediğim bir film,
ilerledikçe inanılmaz bir hale büründü. Uzun süredir bu kadar güzel bir film
izlememiştim. Gerek olay döngüsü, gerekse konunun ustaca ele alınması, Yeni
Zelanda'dan çıkmış bir filmden beklenmeyecek bir kaliteyi gözler önüne seriyor.
Kadrosunda Lord Of The Rings'teki kralın kızı ve Pride and Prejudice'teki Mr.
Darcy gibi isimleri barındıran In My Father's Den hayatım boyunca
unutamayacağım filmler arasına girdi. Ben de konuya hiç girmek istemiyorum.
Film hakkında hiçbir şey bilmemek en iyisi.
10/10

Anita uzunca bir süredir kanserle mücadele etmektedir ve
kaçınılmaz sonun yaklaştığının farkındadır. Bu yüzden iki hafta sonrası için
ötenazi işlemlerini başlatırken tüm çocuklarını da bu son iki haftasında görmek
için çağırır. Hayatın bambaşka yerlere savurduğu çocuklar aileyi yeniden bir
araya getirirken, bir ayrılık birçok kavuşmaya mahâl verir bir hal alır.
Etkileyici bir film olduğunu daha film çekim aşamasındayken takip
ettiğim yazılardan biliyordum. Uzun bir süredir de filmi bekliyordum. Dün
sonunda filmi izleme fırsatı buldum. Ama bu kadar etkileyici, bu kadar harika
bir film beklemiyordum. Resmen kolum kanadım düştü izlerken. Satır sayısının
yüksekliği yüzünden bir türlü cesaret edip de çeviriye oturamadım. Ama bitti
sonunda.
9/10

Sam New York'ta psikiyatristlik yapan bir adamıdır. Karısını bir
dönem yeltendiği intihardan kurtaran Sam, bir gün psikiyatrist arkadaşının
yerine bakarken, Henry adında bir hastayla karşılaşır. Henry'nin yaşadıkları
Sam'in dünyası olurken, üstüste binen bilinmezlikler deryası Sam gibi izleyeni
de içine çeken bir puzzle halini alır.
Stay hakkında daha önce sağdan soldan duyduklarım karşısında
neyle karşılaşacağımı az çok biliyordum. Birçok bilinmezi arka arkaya koyup,
finalde tüm taşları yerine oturturken izleyene "Oha!" tepkisini
verdiren türden filmlerden biriydi Stay de. Üstüste ve bitmek bir yana daha da
artarak biriken soru işaretleri filmden kopmakla sıkı sıkı yapışmak arasında
beni götürüp getirdi. Haleti ruhiyeye bağlı olarak "bu ne biçim
film!" deyip yarısında bırakma ihtimali olan bir film açıkçası. Ama
merakıma dayanamayıp sonuna kadar izledim. Bu tip filmlerin şaşırtan yapısından
ötürü çok daha fantastik ve içine Sam'le özdeşleşeceği, Sam'i tüm olayların
birincil şahıslığına oturtacağı bir finale kendimi hazırladım. Çok güzel bir
final olmasına karşın tam anlamıyla bana "oha!" dedirtmedi film. Buna
karşın muazzam yönetmenliği, kamera geçişleri ve Evan McGregor'un kısa
pantolonları dışındaki enfes oyunculukları ile izlenmesi gereken çok sağlam bir
film Stay.
8/10

















