Reign Over Me (2007)

Yürüyorum geceye...
Ardımda sokaklar, kalabalıklar...
Gökdelenlerin gölgesinde bu şehir...
Bakıyor, anlam veremiyorum...
İçim kan ağlıyor sevdiceğim, alev alev yanıyorum...
Haykırıyor, bağırıyorum...
Sesim çıkmıyor...
Alan Johnson, New York'ta iki kızı ve eşi ile birlikte yaşayan, hali vakti yerinde başarılı bir dişçidir. Ancak özel hayatında çıkmaza girmiş kimi orta yaş buhranlarının eşiğindedir. Kendi hastası olan güzel psikiyatrist Angela'ya içinden çıkamadığı bazı şeyleri sıklıkla danışır. Bir gün ansızın üniversiteden oda arkadaşı Charlie'yi trafikte görür. Charlie de tıpkı kendisi gibi bir zamanlar dişçidir. Ancak 11 Eylül'de ikiz kulelere giren Boston'dan kalkan uçakta eşi ve üç kızını kaybetmiştir. Bu olaydan sonra bir daha kendini toparlayaman Charlie'nin hayatına eski dostu Alan girer.
11 Eylül'den sonra çekilen filmlerin ortak nokta olarak kendilerine çaresizlik temasını edinmelerini gözlemliyoruz. Elbette ki bu eli yüzü düzgün filmler için geçerli bir durum. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı ve kimsenin elinden hiçbir şey gelmediği gerçeğini kanadı kırık, yüreği yaralı bir anlatımla dile getiriyorlar. İçten içe insan olan herkesin beslediği öfkeyi dile getirememelerinin altında yatan şeyin, olayın başlı başına özümsenmesi imkânsız bir şiddet pornografisi içermesi olarak görüyorum. Yaşanan onca "brutal" (tam olarak karşılığını bulamasam da "vahşi" diyebiliriz sanırım) şeyden geriye kimsede nefret edip, öfkelenecek, düşmanlık edecek, hatta ve hatta lanet edecek tâkat kalmamış durumda. Geride kalan tek şey, bir insanın böyle bir şeyi nasıl yapabildiğine dair uçsuz bucaksız ve hepsinden önemlisi cevapsız sorular deryası ve asla yapıştırılamayacak kalp kırıklığı. Bu vahim olay üzerine yeterince şey yazıp çizildi, ki içinde insaniyet nâmına ufak da olsa bir şeyler besleyen insanlar için yazılıp çizilmesine gerek kalmadan derinden hissedilebilecek, son derece sarih bir dram var ortada. Benim de 11 Eylül'e yaklaşımım insan olan herkesle aynı paralelde.

Siyaset, politika ve diğer eli kanlı dünyevi işlerle hiçbir zaman aram iyi olmamıştır. Bu yüzden yapılan her tür can alma eyleminin ardında mantık arama işlevselliğine sahip bir bünyem yok. "Bu da burada bunu yapmıştı, o yüzden oh oldu" gibi ağzımdan köpükler çıkartarak hiçbir günahı olmayan insanların sinek gibi ölmelerine mantık zemini hazırlayamıyorum. Malum görüntüleri gördüğümde bir Hollywood macera filminden öte, bağımsız bir Avrupa dramı görüyorum. Gözüm yaşarıyor, boğazım düğümleniyor ve insanlığımdan utanıyorum. Tıpkı Reign Over Me gibi benim de kelimelerim kifayetsiz kalıyor. Söylemek isteyip de bir türlü ağzımdan çıkartamadığım kelimeler hiçbir şeyi nihayete erdirmeyecek. Ne kimseye haddini bildirip ders verecek halim var, ne de bir teselliye ihtiyacım. Öyle içimi döküp, kendimi ulaşılır kılarak üstesinden gelebileceğim bir şey değil bu içimden yitip gidenler. Bir daha tamiri asla mümkün olmayacak. Biz ki aciz kulları Yaratan'ın; elimizden gelen tek şey olmamış sayıp, üstünü örtmek bu acının. Ötesinde insaniyet olmayan bir dramın mağduruyuz hepimiz. Hâlâ dünyanın bir köşesinde benzeri yaşanırken, hiç yaşanmıyor farzedebilmek aşağılık bir eylem olsa da tek elimizden gelen.
Filmin bu ağzında büyüyen kelimeleri bir türlü döküp rahatlayamayan yapısı bu özelliğini olup bitenlerin doğasının yanısıra, Charlie'nin çizilmiş karakteristik özelliklerinden de alıyor. Yaşadığı bu büyük acının ardında, son konuşmasında karısını terslemiş olmanın verdiği kendini suçlama hali ile sıkışıp kalan bir adamın profili tek kelimeyle can yakıyor. Tüm kapılarını kapatıp, olup bitenleri maziye gömmeye çalışmak elinden gelen tek şey. Çünkü düşündükçe neden hâlâ hayatta olduğu sorusunun karşısına çıkmasından endişe duyuyor. Zira bu sorunun hiçbir cevabı yok. Kendisine söylenen "Bu bardaki kızlar güzelmiş" cümlesinin, ya da "Dişçiliği özledin mi?" sorusunun karşısında derhal sert bir tavır takınıyor. Çünkü bu konuşmaların istikâmet noktaları aynı. Eski Charlie. Eski Charlie'nin nasıl bu hale geldiğine gelecek laf açan laflara bir geçit tanımıyor yaralı adam. Hayatına ansızın giren Alan'ı ise bu kadar çabuk kabullenmesinin arkasında ise tek bir neden yatıyor. O da Alan'ın ne karısını, ne de çocuklarını tanımıyor olması. Bu sayede onlar hakkında bir şeyler soramaz, onları Charlie'ye hatırlatamaz. Yitik bir adamın, bakınca haline acınacak bir kalbi kırığın, hatta birçoklarına göre deli veya gerizekâlı görünen birinin hayata dair çizdiği bu kendince rota ve eylemlerini oturttuğu mantık zemini, şahsi kanaatimce bahsettiğim elini kana bulamaya, nefretini sağa sola kusmaya çalışanların eylemlerini oturtmaya çalıştığı mantık zemininden çok daha insancıl, çok daha naif.

Filmin bir diğer sac ayağını oluşturan Alan'ın ise yaşadıkları son dönem gelişmiş toplumlardaki çalışan insanın yaşadığı tipik olgulardan biri. Kendi özgürlüğü ile çalışma hayatında kısıtlanan yaşamının üzerine, aile olgusunun kimi zaman insanı boğan tekdüzeliği Alan'ı kendi içinde bir sorgulamaya itiyor. Uzun zamandır ihmal ettiği delikanlıyı Charlie'yle buluyor. Ben'in uzun zamandır gidip Biz'in yerleştiği evlilik kurumunun kendisi üzerinde bıraktığı bu olağan hayat tarzının sorgulaması şeklinde gelişen bir diğer tarafı Reign Over Me'nin. Açıkçası başlıbaşına bir filme konu olabilecek, son dönem gelişmiş toplumların kronik sorunu bu. Örneğin bu kronik tekdüzelik sorununa eğilen filmlerden son olarak Little Children'ı izlemiştik. Reing Over Me ilmek ilmek işlediği muazzam karakter örgüleriyle son derece zengin bir film. Psikiyatrist Angela dışında, tek tek tüm karakterlerin üzerine eğilip, ruhsal hezeyanlarını algılama şansını izleyene tanıyor. Her ne kadar filme katılışını gereksiz görsem ve bu eşsiz filmi biraz olsun bayağı gösterdiğini düşünsem de, sapkın hasta Donna Remar karakterine bile eni konu değinmiş yönetmen Mike Binder.
Adam Sandler'ın hiçbir filmde değişmeyen, tanıdık oyunculuk ritüellerini tekrar görmek, karakterin inandırıcılığını biraz olsun örseliyor maalesef. Belki de komedyen kimliğine alıştığımız ve espirilerini de tıpkı aynı donuk suratıyla yapmasından ötürü, her an bir şaka patlatıp oluşan havayı dağıtacağı titrekliği içinde filme daldık. Açıkçası kayınvalidesi ve kayınpederiyle son konuşmasında gözyaşlarıma hakim olamasam da Charlie karakterinin aşinâ olmadığımız bir yüz ifadesiyle canlandırılması karşısında yüreğimiz dağlanabilirdi. Her ne kadar filmin amacının ajitasyon ve seyircinin gözyaşını çalma olmadığını düşünsem de, Adam Sandler'a rağmen yarattığı insanı uzaklara dalıp, götüren hava başka bir oyuncunun elinde çok daha farklı şekilde cereyan edebilirdi. Bu kadar da acımasız olmak istemiyorum. Zira psikiyatrist çıkışında kulağında arkadan ince ince esintilerini evimize taşıyan Bruce Springsteen, The River şarkısı eşliğinde resmen döktürdüğü sekans, sinema tarihinin unutulmazları arasına girebilecek güzellikteydi. Normalde söyleseler kel alaka olur diye düşünebileceğim bir oyunculuk hamlesinin altından ustalıkla kalkıyor oyuncu. Ancak beni Adam Sandler yönlü rahatsız eden kısım zirve yapması gereken anlardaki oyunculuğundan öte, Charlie karakterine yüklediği hafif şaşkoloz ve gülünesi bazı özellikler oldu. Kalbi kırık bir adamın birazcık, çok çok daha azıcık saygıdeğer olması güzel olabilirdi. Don Chadle içinse söylenecek çok bir şey yok. Aldığı her karaktere kendinden bir şeyler kattığını, bunu yaparken de hep farklı lezzetler kattığını düşündüğüm usta oyuncu muazzam bir Alan portresi çiziyor. Adamı izlerken bir oyuncu olduğunu anlamak için bir an daldığımız yerden çıkıp, irkilmemiz gerekiyor. Hemen her gün bir şekilde gördüğümüz bir insan olarak karşımızda yer alıyor. İnanılmaz bir oyuncu gerçekten.

Reign Over Me, durduğu yer açısından bu yıl çekilmiş en iyi filmlerden biri benim nezdimde. Söylemek istediklerini bağımsız filmlerle aynı paralelde bir gerçekçilikle söylemeye çalışırken, kendisine acınmasını istemeyen karakteriyle aynı yolun yolcusu bir mağrurluk örneği gösteriyor. Baştan sona Bruce Springsteen, Pearl Jam gibi isimlerle desteklenen muazzam müzik seçimi filmi unutamayacağımızın sinyallerini gönderirken, usta işi oyunculuk ve hayatın birçok dalına değinmesiyle bir şekilde gerçek hayatta yollarımızın tekrar kesişeceği olası bir film. Bu yüzden tekrar tekrar izleneceğinden eminim. Benim için 25th Hour'dan sonra izlediğim en iyi benzer temalı film olmasının yanında, "saygı duruşu" ve "gönderme" kavramlarının son dönem içini boşaltan bazı usta yönetmenlere de yol gösterici nitelikte bir film Reign Over Me.
Seni kaybettiğim zaman sevdiceğim...
Tüm cesaretimi de kaybettim sanırım...
Tanrı'nın bana bir şeyler söylemesi, kaybetmekten korkacağım bir şeyler göndermesi için yalvardım...
Hayatlarımıza tutsak oluşumuz misali, gecenin ateşine uzanıyorum...
Sırtımdan bedenime bir ürperti geliyor...
Ve seni sıkı sıkı sarmak istiyorum...
Söz veriyorum sana, bir ayakkabı almak için dolaşacağım bütün gece...
Dokunup hissetmek için, o narin albenine...
Ve tek istediğim bu gece, kollarında uyumak yine...
Gökyüzünden inmiş melekler, bizi beklerler köşe başında bu gece...
Hüngür hüngür ağlayan, bir sürü yabancı arıyor evi bu gece...
Bırak gitsinler...
Bırak gitsinler...
Bırak gitsinler...
Kendi ölüm danslarını etsinler...
Sen kurut o gözlerini güzelim...
Ve yatağa gel, haydi, haydi, haydi...
Bebeğim, bebeğim, bebeğim...
Bruce Springsteen - Drive All Night


















0 yorum yazılmıştır