Mystic River (2003)

Jimmy Dave ve Sean üç çok iyi çocukluk arkadaşıdır.
Boston'ın arka mahallelerinde kendilerine ait küçük dünyalarında, ellerinde
hokey sopalarıyla her çocuk gibi oyunlar oynamaktadırlar. Henüz kurumamış
betona herkesin bir zamanlar çocukken yaptığı gibi adlarını kazıyan üç
kafadarın yanına bir araba yanaşır. İçinden çıkan adam polis izlenimini
bırakır. Ve içlerinden Dave'i alıp götürür. Yıllar geçip birer yetişkin
olduklarında Dave kötü bir işte çalışarak, o arabaya bindiğinden beri
bir daha toparlayamadığı korkunç hayatını sürdürmeye gayret eder. Jimmy
ise gençlik yıllarındaki hızlı ve suç dolu hayatını biricik kızı Katie'nin
doğumuyla bir kenara bırakıp doğup büyüdüğü mahallede market işleterek yaşamını
sürdürür. Üçlünün en sert mizaçlı asi çocuğu Sean ise hamile eşi
tarafından terkedilmiş, iyi bir polis memurudur. Bu üç adamın yolları yıllar
sonra Jimmy'nin 19 yaşındaki güzel kızı Katie'nin hunharca
katledilmesiyle tekrar kesişir.
Clint Eastwood'un yaşamı dünyada birçok kişinin asla yakınından bile
geçemeyeceği dönüm noktalarıyla dolu. Bunu asla yaklaşılamayacak mertebesine
sokan ise her dönüm noktasının bir öncekinden daha başarılı bir sokağa girmesi
kesinlikle. Dünyanın sayılı aktörlerinden biri olarak sürdürdüğü oyunculuk
yaşamını, orta kalite filmler çeken başarılı bir yönetmen adayı olarak kamera
arkasına çekti efsane. Ancak bir zamanlar dünyayı kasıp kavuran bir oyunculuk
kariyeri olduğunu neredeyse unutturacak kadar gıptayla bakılacak bir
yönetmenlik kariyerine giriş yaptığı ilk film benim nazarımda Mystic River'dır.
Bu filmle yönetmen gerçek hünerlerini ve deneyimlerini kadrajına aktarmaya
başladı.Zaten sonra olanları Akademi ödüllerinden yakinen takip ettik. Yeni
nesilin bundan sonra Eastwood'u oyunculuğundan ziyade yönetmenliğiyle tanıyacağı
su götürmez bir gerçek. Her iki çağıyla sinema dünyasına nasıl bir hizmette
bulunduğunu tasavvur dahi etmekte güçlük çekiyorum. Eastwood'un dünyaya
gelmemiş olması, ailesinden önce sinema dünyası için bir kayıp olurdu
inancındayım. Bu kadar övgüyle bahsettiğim ustanın Mystic River'ı,
yukarıda da belirttiğim gibi tam bir ustalığa geçiş özelliği taşıyor benim
nazarımda. Kullandığı kamera tekniklerinden tutun, Parliament mavisiyle
birleştirdiği insanın boğazına oturan hüzün buram buram kalite kokuyor. Dennis
Lehane'nin romanından, Brian Helgeland'ın senaryosuna dönüşen Mystic
River, Clint Eastwood'un kamerasıyla tam bir şaheser halini alıyor.

Jimmy'nin bir gün dükkana kızının gelmemesini öğrenmesi ile filmin
bitmek bilmeyen ağır ama bir o kadar nefes kesici polisiyesi başlıyor. Jimmy'nin
kızı Katie gece öldürülmüştür. Hem de darp edilerek. Tek kelimeyle
dünyası başına yıkılan Jimmy'nin tek amacı bunu yapanı bulmaktır. Filmin
başından sonuna kadar seyirciye kedi fare oyunu oynatan bir adam Clint
Eastwood. Film izlerken bir şeyleri çözmeye, çözdükten sonra da "ben
demiştim" demeye bayılan seyirci profilini de kendine hedef tahtası olarak
bellemiş. Çocukluğunda korkunç bir kaçırılma ve tecavüz olayına maruz kalmış Dave,
bugün Michael adında bir oğlu ve her döneminde yanında olmaya hazır Celeste
adında bir eşi olmasına rağmen bir daha asla kendine gelememiştir. Katie'nin
öldüğü gece elinde kanlar ve ezilme ile gelmesi herkesin üzerinde, geçmişinde
böyle bir dram yaşamış ve bir daha kendini toparlayamamış biri için hedef
tahtası olmayı kaçınılmaz kılıyor. Her hareketiyle her türlü suçtan birincil
derecede sorumlu tutulabilecek bir karakter. Daha önce Shawshank Redemption
ile unutulmaz sinema adamları arasında girmiş olan Tim Robins'in hayat
verdiği bu "kayıp" adamın filmin baş zanlısı olması ile filmin akıl
oyunları devam etmekte. Ancak Tim Robbins'ten öte, Kevin Bacon,
Laurence Fishburne, Laura Linney, Marcia Gay Harden gibi isimlerden oluşan
bu yıldızlar kadrosunun içinde bir kutup yıldızı gibi parlayan Sean Penn'den
bahsetmezsek olmaz. Oynadığı her filmde oyunculuğun nasıl bir şey olduğunu
göstermeyi natural yeteneklerinin getirdiği bir doğaçlama ile kendisine görev
edinen Penn, Mystic River'ın unutulmaz bir film olmasını sağlayan
başlıca unsur. Özellikle kızının ölüm haberini aldığında olay mahallinde bir
babanın neler yaşayabileceğini muazzam bir şekilde gösterdiği o iç parçalayan
sahneyle, Dave ile cenaze evinin balkonunda yaptığı konuşma sinema
tarihinin unutulmaz sahnelerinden ikisidir.
Mystic River'ın neden Boston'da çekildiğini bilmiyorum ancak film buram
buram Bronx kokuyor. Daha önce Bronx'un Hell's Kitchen
mahallesinde geçen State of Grace ile büyük benzerlikler taşıyan çevre
Boston'ın Riverside'ına ait. Filmin sonundaki karnaval da aynı şekilde bana
State of Grace'in finalindeki St. Patty's gününü hatırlattı. Her iki
filmin de aynı derecede hayranlık uyandıran özelliği elbette ki Sean Penn'di.
Ancak Mystic River'ın sadece Sean Penn'in omuzlarında
yükseldiğini söylemek büyük haksızlık olur. Özellikle Dave'in çaresiz eşini
oynayan Marcia Gay Harden'in oyunculuğu takdire şayan. Aslında filmin en
kilit ismi Celeste. Birçok şeyin rayından çıkmasının müsebibi Celeste. Mystic
River'ın baştan sona kadar alıp veremediği tek şey her şeyin çok ince birer
çizgide yürüdüğü olgusu. "Ya şöyle olmasaydı..." sorusunu filmin her
karesinde sormak mümkün. Sean'ın Jimmy'yle yaptığı bir konuşma gibi, ya o
arabada biz olsaydık dediği gibi. Ya Dave derdini anlatabilseydi, ya bir
dinleyen olsaydı, ya Katie şehirden ayrılma kararını herkese söylemeseydi, ya o
gece bara gitmeseydi gibi... Tüm bu direkten dönmeyişler yüzünden her şey
rayından çıkıyor. İnanılmaz bir kurgunun yanında izleyenler filme öyle bir
dahil ediliyor ki, olayın tam göbeğindeymiş hissine kapılmaları sağlanıyor.
Filmin ağır aksak ve hüzün dolu temposu, aynı zamanda inanılmaz bir akıcılıkla
işlendiğinden filmden bir an olsun gözünüzü alamıyorsunuz.

Sean Penn'e gayet doğal bir şekilde en iyi erkek oyuncu Oscar'ı, Tim Robbins'e ise en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ı kazandıran Mystic River'ın ayrıca çeşitli festivallerden tamı tamına 41 ödülü ve 62 adaylığı bulunmakta. "Sinema biraz rahatsız etmeli" demişti bir arkadaşım. İşte sinemanın bu görevini tam layıkıyla yerine getiriyor Eastwood. Ustalık seviyesine henüz çıkmadan iyi bir yönetmen olarak sürdüğü yönetmenlik kariyerinin ilk dönemlerinde çektiği A Perfect World, The Bridges of Madison County, True Crime gibi filmlerle yavaş yavaş yerini yapan Eastwood, Mystic River'la "ben de varım" diyor adeta. Üstelik bunu yaparken de hafif hafif çocuk tacizi, suçluların ve mağdurların toplumdaki yeri konularına parmak basmayı ihmal etmiyor. Psikolojik olarak altmetne gizlediği yoğun dramlar filmde bir taraf tutmayı imkânsız kılıyor adeta. Şahsen çok da gerekli görmediğim Sean'ın gizemli karısı kısmı filmin ciddiyetini sekteye uğratmasa da konuya hiçbir etkisi olmuyor. Market işletmecisi rolünde yıllar sonra evlerimize konuk olan Eli Wallach ise filmin güzel yüzü, saygı duruşu adeta. İlk vizyona girdiği 2003 yılında sinemada izlediğim bu enfes filme o dönem yeterince değer vermememe şimdi hayıflanıyorum. Kim bilir, belki de Mystic River'ın tüm gizemi, şarap gibi hayattan deneyim adı altında alınan darbelerle yoğunlaşarak, belli bir kıvama geldikçe çözülüyordur. Ama bunu herkes bilebilir ki; Mystic River başlı başına unutulmaz bir polisiye klasiğidir.


















0 yorum yazılmıştır