< Mystic River (2003) - Siyah Perde - Blogcu



Sinema


4/11/2007

Mystic River (2003)


Jimmy Dave ve Sean üç çok iyi çocukluk arkadaşıdır. Boston'ın arka mahallelerinde kendilerine ait küçük dünyalarında, ellerinde hokey sopalarıyla her çocuk gibi oyunlar oynamaktadırlar. Henüz kurumamış betona herkesin bir zamanlar çocukken yaptığı gibi adlarını kazıyan üç kafadarın yanına bir araba yanaşır. İçinden çıkan adam polis izlenimini bırakır. Ve içlerinden Dave'i alıp götürür. Yıllar geçip birer yetişkin olduklarında Dave kötü bir işte çalışarak, o arabaya bindiğinden beri bir daha toparlayamadığı korkunç hayatını sürdürmeye gayret eder. Jimmy ise gençlik yıllarındaki hızlı ve suç dolu hayatını biricik kızı Katie'nin doğumuyla bir kenara bırakıp doğup büyüdüğü mahallede market işleterek yaşamını sürdürür. Üçlünün en sert mizaçlı asi çocuğu Sean ise hamile eşi tarafından terkedilmiş, iyi bir polis memurudur. Bu üç adamın yolları yıllar sonra Jimmy'nin 19 yaşındaki güzel kızı Katie'nin hunharca katledilmesiyle tekrar kesişir.

Clint Eastwood'un yaşamı dünyada birçok kişinin asla yakınından bile geçemeyeceği dönüm noktalarıyla dolu. Bunu asla yaklaşılamayacak mertebesine sokan ise her dönüm noktasının bir öncekinden daha başarılı bir sokağa girmesi kesinlikle. Dünyanın sayılı aktörlerinden biri olarak sürdürdüğü oyunculuk yaşamını, orta kalite filmler çeken başarılı bir yönetmen adayı olarak kamera arkasına çekti efsane. Ancak bir zamanlar dünyayı kasıp kavuran bir oyunculuk kariyeri olduğunu neredeyse unutturacak kadar gıptayla bakılacak bir yönetmenlik kariyerine giriş yaptığı ilk film benim nazarımda Mystic River'dır. Bu filmle yönetmen gerçek hünerlerini ve deneyimlerini kadrajına aktarmaya başladı.Zaten sonra olanları Akademi ödüllerinden yakinen takip ettik. Yeni nesilin bundan sonra Eastwood'u oyunculuğundan ziyade yönetmenliğiyle tanıyacağı su götürmez bir gerçek. Her iki çağıyla sinema dünyasına nasıl bir hizmette bulunduğunu tasavvur dahi etmekte güçlük çekiyorum. Eastwood'un dünyaya gelmemiş olması, ailesinden önce sinema dünyası için bir kayıp olurdu inancındayım. Bu kadar övgüyle bahsettiğim ustanın Mystic River'ı, yukarıda da belirttiğim gibi tam bir ustalığa geçiş özelliği taşıyor benim nazarımda. Kullandığı kamera tekniklerinden tutun, Parliament mavisiyle birleştirdiği insanın boğazına oturan hüzün buram buram kalite kokuyor. Dennis Lehane'nin romanından, Brian Helgeland'ın senaryosuna dönüşen Mystic River, Clint Eastwood'un kamerasıyla tam bir şaheser halini alıyor.

Jimmy'nin bir gün dükkana kızının gelmemesini öğrenmesi ile filmin bitmek bilmeyen ağır ama bir o kadar nefes kesici polisiyesi başlıyor. Jimmy'nin kızı Katie gece öldürülmüştür. Hem de darp edilerek. Tek kelimeyle dünyası başına yıkılan Jimmy'nin tek amacı bunu yapanı bulmaktır. Filmin başından sonuna kadar seyirciye kedi fare oyunu oynatan bir adam Clint Eastwood. Film izlerken bir şeyleri çözmeye, çözdükten sonra da "ben demiştim" demeye bayılan seyirci profilini de kendine hedef tahtası olarak bellemiş. Çocukluğunda korkunç bir kaçırılma ve tecavüz olayına maruz kalmış Dave, bugün Michael adında bir oğlu ve her döneminde yanında olmaya hazır Celeste adında bir eşi olmasına rağmen bir daha asla kendine gelememiştir. Katie'nin öldüğü gece elinde kanlar ve ezilme ile gelmesi herkesin üzerinde, geçmişinde böyle bir dram yaşamış ve bir daha kendini toparlayamamış biri için hedef tahtası olmayı kaçınılmaz kılıyor. Her hareketiyle her türlü suçtan birincil derecede sorumlu tutulabilecek bir karakter. Daha önce Shawshank Redemption ile unutulmaz sinema adamları arasında girmiş olan Tim Robins'in hayat verdiği bu "kayıp" adamın filmin baş zanlısı olması ile filmin akıl oyunları devam etmekte. Ancak Tim Robbins'ten öte, Kevin Bacon, Laurence Fishburne, Laura Linney, Marcia Gay Harden gibi isimlerden oluşan bu yıldızlar kadrosunun içinde bir kutup yıldızı gibi parlayan Sean Penn'den bahsetmezsek olmaz. Oynadığı her filmde oyunculuğun nasıl bir şey olduğunu göstermeyi natural yeteneklerinin getirdiği bir doğaçlama ile kendisine görev edinen Penn, Mystic River'ın unutulmaz bir film olmasını sağlayan başlıca unsur. Özellikle kızının ölüm haberini aldığında olay mahallinde bir babanın neler yaşayabileceğini muazzam bir şekilde gösterdiği o iç parçalayan sahneyle, Dave ile cenaze evinin balkonunda yaptığı konuşma sinema tarihinin unutulmaz sahnelerinden ikisidir.

Mystic River'ın neden Boston'da çekildiğini bilmiyorum ancak film buram buram Bronx kokuyor. Daha önce Bronx'un Hell's Kitchen mahallesinde geçen State of Grace ile büyük benzerlikler taşıyan çevre Boston'ın Riverside'ına ait. Filmin sonundaki karnaval da aynı şekilde bana State of Grace'in finalindeki St. Patty's gününü hatırlattı. Her iki filmin de aynı derecede hayranlık uyandıran özelliği elbette ki Sean Penn'di. Ancak Mystic River'ın sadece Sean Penn'in omuzlarında yükseldiğini söylemek büyük haksızlık olur. Özellikle Dave'in çaresiz eşini oynayan Marcia Gay Harden'in oyunculuğu takdire şayan. Aslında filmin en kilit ismi Celeste. Birçok şeyin rayından çıkmasının müsebibi Celeste. Mystic River'ın baştan sona kadar alıp veremediği tek şey her şeyin çok ince birer çizgide yürüdüğü olgusu. "Ya şöyle olmasaydı..." sorusunu filmin her karesinde sormak mümkün. Sean'ın Jimmy'yle yaptığı bir konuşma gibi, ya o arabada biz olsaydık dediği gibi. Ya Dave derdini anlatabilseydi, ya bir dinleyen olsaydı, ya Katie şehirden ayrılma kararını herkese söylemeseydi, ya o gece bara gitmeseydi gibi... Tüm bu direkten dönmeyişler yüzünden her şey rayından çıkıyor. İnanılmaz bir kurgunun yanında izleyenler filme öyle bir dahil ediliyor ki, olayın tam göbeğindeymiş hissine kapılmaları sağlanıyor. Filmin ağır aksak ve hüzün dolu temposu, aynı zamanda inanılmaz bir akıcılıkla işlendiğinden filmden bir an olsun gözünüzü alamıyorsunuz.


Sean Penn'e gayet doğal bir şekilde en iyi erkek oyuncu Oscar'ı, Tim Robbins'e ise en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ı kazandıran Mystic River'ın ayrıca çeşitli festivallerden tamı tamına 41 ödülü ve 62 adaylığı bulunmakta. "Sinema biraz rahatsız etmeli" demişti bir arkadaşım. İşte sinemanın bu görevini tam layıkıyla yerine getiriyor Eastwood. Ustalık seviyesine henüz çıkmadan iyi bir yönetmen olarak sürdüğü yönetmenlik kariyerinin ilk dönemlerinde çektiği A Perfect World, The Bridges of Madison County, True Crime gibi filmlerle yavaş yavaş yerini yapan Eastwood, Mystic River'la "ben de varım" diyor adeta. Üstelik bunu yaparken de hafif hafif çocuk tacizi, suçluların ve mağdurların toplumdaki yeri konularına parmak basmayı ihmal etmiyor. Psikolojik olarak altmetne gizlediği yoğun dramlar filmde bir taraf tutmayı imkânsız kılıyor adeta. Şahsen çok da gerekli görmediğim Sean'ın gizemli karısı kısmı filmin ciddiyetini sekteye uğratmasa da konuya hiçbir etkisi olmuyor. Market işletmecisi rolünde yıllar sonra evlerimize konuk olan Eli Wallach ise filmin güzel yüzü, saygı duruşu adeta. İlk vizyona girdiği 2003 yılında sinemada izlediğim bu enfes filme o dönem yeterince değer vermememe şimdi hayıflanıyorum. Kim bilir, belki de Mystic River'ın tüm gizemi, şarap gibi hayattan deneyim adı altında alınan darbelerle yoğunlaşarak, belli bir kıvama geldikçe çözülüyordur. Ama bunu herkes bilebilir ki; Mystic River başlı başına unutulmaz bir polisiye klasiğidir.


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki ::