< Eleştiriyorum! - Siyah Perde - Blogcu



Sinema


6/9/2007

Eleştiriyorum!

forum resmi

Uzun zamandır bu konuyu enine boyuna tartışmak istiyordum. Bundan birkaç yıl önce ilk çıktığı dönemde La Finestre di Fronte (Karşı Pencere)'yi izlemiş ve bayılmıştım. Müzikleri, oyunculukları (-ki Giovanna Mezzagiorno'yla o filmde tanışma şansı yakalamıştım) hikâyesi ve gizliden gizliye barındırdığı hüznüyle her zaman hissetmek istediğim ama maalesef bir türlü dikiş tutturamayan İtalyan sinemasına dair çok iyi bir örnekti. Ferzan Özpetek Karşı Pencere ile hem kendi kariyerinin hem de İtalyan sinemasının kefeni yırtmasını sağlamıştı. Zaten tüm dünya da bu filmle Özpetek'i ayrı bir yere koymaya başlamış, artık takipçileri arasında sadece bedava propagandalarını yaptığı eşcinseller ve yandaşları değil, sinemaya sinema gözüyle bakan insanlar da yer alıyordu.

Özpetek, İtalya'da daha önce L'Ultima Bacio ve Ricordati Di Me ile alıp başını giden Gabriele Muccino ile kıyaslanır, ülke sinemasının yüzaklarından biri olarak görülmeye başlamıştır. Gerçi Gabriele Muccino'nun Hollywood'a kapağı atıp Pursuit of Happiness gibi Akdeniz hüznünü içinde barındıran bir başarı öyküsünü işlemesinin ardından Özpetek'in birincilik için şansı pek kalmadı gibi. Zira Karşı Pencere'den sonra kendisine olan ilgim ve beğenim eski filmlerini izlemek, yenilerini heyecanla beklemek arzusunu içimde yeşertti. Önce La Fate Ignoranti ile önceki filmlerini izlemeye koyuldum. Karşımda ciddi şekilde kötü bir film vardı. Konusu klişe, işlenişi klişe, oyunculuklar inandırıcılıktan uzak, yaratılmaya çalışılan samimi ortam samimiyetten çok uzak. Hele de bir Meet Joe Black'te daha önce izlediğimiz ve güzel bir çekim olan kaza sahnesinin birebir aynısının, (ki aynısı denemez bile, o kadar kötü bir kamera kullanımı var ki, iki gün uğraşsak biz de aynısını yaparız bu kara cahil halimizle...) Ferzan Özpetek'in taklit edip, çalıp kendi filmine koyması bütün tadımı kaçırdı. Bunun dışında Karşı Pencere'de tahammül sınırlarını zorlamayan, bilakis izleyene belli bir bakış açısı kazandıran eşcinsellik teması, La Fate Ignoranti'de resmen kavgacı bir kimliğe bürünmüş gibi. Özpetek filmini oturttuğu ve her saniye gözümüze gözümüze soktuğu eşcinsellik söyleviyle insanlara yana yakıla derdini anlatmaya, eşcinsellerin de kendilerince yaşadıkları gayet normal ve güzel hayatları olduğunu, kadın veya erkekten farklıca bir muamele görmeyi gerektirecek bir durumları olmadığını göstermeye çalışıyor. Daha doğrusu bağırıyor. Ömrümde bir şey bu kadar gözüme sokulmamıştı. İşte bu sebepten kavgacı bir üslup belirlediğini düşünüyorum. Bu da bütün sempatisini, sevimliliğini ve önemini yitirtiyor filme. Resmen irrite oldum. Böyle bir taklitlerle bezeli filmin arkasından La Finestra Di Fronte'yi çekebilmek cidden büyük iş. O yüzden koca bir bravoyu hakediyor yönetmen.

Zira Karşı Pencere'nin hemen ardından kendini yine buluyor ve Cuore Sacro (Kutsal Yürek) gibi son derece gereksiz bir film çekiyor. Üzerinde konuşmaya bile lüzum olmayacak bir film. Kendisini İtalya'da Gabriele Muccino ile kıyaslayanların kim olduğunu bilmiyorum ama Ricordati Di Me ile L'ultima Bacio'yu izlemedikleri kesin. Üslup ve naiflik olarak Ferzan Özpetek'in Muccino'dan öğreneceği çok şey var. Ama Özpetek'in sinemayı sinema için yaptığını düşünmüyorum açıkçası. Derdi günü eşcinselliği geniş kitlelere normal bir olgu olarak algılamalarını sağlayacak şekilde anlatmak. Bir propaganda onun için sinema. Bu da belirli bir kesmin hoşuna gittiğinden, adeta tetikçi buldukları için arkasında ciddi bir kitle var yönetmenin. Ama sinemasal açıdan bu zamana kadar yaptığı Karşı Pencere dışındaki tüm "şeyler" gereksizlikten öte, tamamen negatif puan Özpetek için.

Diğer bir sıkıntıyı da Fatih Akın sinemasında yaşadım. Türküz ve Türk birilerinin yurtdışında bir şeyler başarması gururlandırıyor bizi de haliyle. Ancak madem bizbizeyiz, otokritik yapmamızda da sakınca yok. Sonuçta milliyetçiliğin ucunu kaçırıp gözümüz bağlı şekilde sinemaya yaklaşacak değiliz. Duvara Karşı'yı ayrı tutacağım bir yazı olacak. Yönetmen Duvara Karşı'da ortalama bir başarı sağladı inancındayım. Ki ben hâlâ bu kadar büyütülmesine anlam veremiyorum. O kadar nitelikli bir yapım değil benim nezdimde. Geçenlerde "Im Juli" ile eski filmlerini izleme fırsatı buldum. Im Juli için tek kelime güzel söz söylemek imkânsızken, filme Juli'nin güzelliğinden ve filmin yol hikâyesi olmasından ötürü 2 puan verebiliyorum. Zaten Akın da bu kozu kullanmaya çalışmış. Aslında sinemada ne kadar koz varsa hepsini kullanmaya çalışmış. Yol hikâyesi oluşu, dünyada ne kadar klişe varsa kullanması, şen şakrak bir curcuna yaratmaya çalışması, Türk motifleri ile hem Almanya'daki, hem de buradaki Türkleri tavlaması filmi maça 3-0 önde başlatan etkenler oluyor. Zaten maç da 3-0 bitiyor. Konu desen neresinden tutsan elinde kalıyor, bundan önce aynı konuyu işleyen binlerce filmden farklılaşmaya çalışmak bir yana, o filmlerden de kopya çekiyor yönetmen. Yapmacık espriler, tesadüfi hoşlukların kakası çıkmış boşluklar olarak kalması, İdil Üner'e o şarkıyı söyletmek için ortam yaratma çabalarıyla, hemen hemen müzik kullanabilmek için film çekmeye çalışmış gibi bir havayla film kendi marifeti dışında her çiçekten bal, her kulvardan puan toplamaya çalışıyor. Türk müziğini tanıtması güzel, Türk ezgileri içimizi okşuyor, gururlanıyoruz da, ama bunun için hayatımızdan 100 dakika çalmaya gerek yok. 10 dakikalık bir reklam filmi çekersin, boğaz köprüsünü de koyarsın araya olur biter. Im Juli'yi bir yabancı film olarak gördüğümde ağız dolusu küfür edesim geliyor. Türk filmi olarak bakınca yüzüm kızarıyor. Filmi kabullenebilmek için, bir Fatih Akın filmi olarak görmek gerekiyor.

Akabinde uzun zamandır merak ettiğim ancak bir türlü içimden başına oturmak gelmeyen Solino'yu izledim. Malum, Akdeniz havası, İtalyan sokakları, insanları cazip gelir bize. Aynı şeyin lacivertiyiz sonuçta. Yani Fatih Akın yine maça 1-0 galip çıkacak hamleleri yerine getirmiş. Daha maç başlamadan, karşımıza içinde Cinema Paradiso ruhu barındıran bir Akdeniz filmi ile çıkan Akın, yenemese de ezilmeyeceği skoru kendine garantiliyor. Her zamanki klişelerinden biri olan, kısa bir ömrü kalan annesine bakmak için doğup büyüdükleri yere dönen genç bir adamın hayatının değişimine İstanbul/Ankara hızlı tren seferinden daha tekinsiz ve çabuk bir bakış atıyoruz. Karakterlerin kıyafetleri dışında hiçbir şeylerinin değişmemesi yüzünden filmin hangi zaman dilimini yansıttığını anlamak tam bir bulmaca. Dakikada bir 10 yıl atlayarak da bize çok fazla uzatmadan da bir şeyler anlatılabileceğini, öyle fazlaca insanların geçirdikleri değişimlere tanık olmamıza gerek olmadıını kanıtlıyor yönetmen. Açıkçası kameranın arkasında Fatih Akın olduğundan, iyi ki de bu geçişleri uzun tutmamış da hayatımızdan daha fazla zaman çalmamış diyorum. Söyleyemediklerini, damdan düşer gibi söyleyemeyerek bize bir iyilik yapmış. Filmde başroldeki gencin çektiği kısa filmlerden de bir kesit sunuluyor. Muhtemelen izlerken yüzümüzde hoş bir tebessüm oluşması gerekiyor bu anları. Ancak o kadar baştan savma, uyduruk ve gelişigüzel kısa filmler ki kapatıp yatmamak için zor tutuyor insan kendini. Madem sıcak bir an yaratmak istiyor, bu yolda da film içinde küçük kısa bir filmi sıkıştırmak istiyorsun, üzerinde beş dakikadan fazla düşünüp doğru düzgün bir şeyler yazsaydın. İtalyan, Yunan ve Türk insanına has Akdenizlilik hallerine de değinip mundar etmeden geçmemiş Çırak yönetmen. Akdeniz insanının huysuz ama bir o kadar sevimli ihtiyarları bu filmde kimlik değiştirip, gerizekâlı ve dayaklık insan profiliyle anlatılmış. Muhtemelen bu profilin izleyene memleketinin kokusunu hissettirmesi gerekiyor. Bir tek kendisi hissetmiş olabilir bu kokuyu.

Çok ağır eleştirdiğimi düşünüyorsunuz, biliyorum. Ancak üstüste yaşadığım bu hayalkırıklıklarından ötürü sinirliyim. Ellerinin altında birçok yetenekli insanın bulamadığı imkanlar olan ve sözde bizi temsil eden bu insanların işlerini ciddiye almalarını, daha doğrusu kendilerini geliştirmeye çalışmalarını bekliyorum bir sinemasever olarak. Oradan buradan güzel şeyleri çalıp, klişelere sırtlarını dayayarak, belli başlı püf noktalarıyla seyirciyi tavlama yoluna gitmelerini hazmedemiyorum. Son dönem sinema nasıl yapılır herkese ardı ardına çektikleri yapımlarla gösteren Yeni Sinemacılar'dan biraz ders almaları gerekiyor. Özellikle özgünlük, üslup yaratmak ve yenilikçilik üzerine. Biraz da samimiyet dersi alsalar iyi olacak. Çünkü isimleri bile kulaklarımda yankılandığında yapmacıklıklarından ötürü yüzümün ekşimesi dışında bir şey bırakmıyorlar artlarında. Türk sinemasını desteklemek, biraz da fazlaca üstüne girmemek hoşgörüsüne ben de sahibim. Ancak desteklenecek yapımlar ve yönetmenler var, tamamen boşa harcanan destek olacak insanlar ve yapımları var. Dilerim arkalarına aldıkları bu rüzgarları iyi kullanır ve herkesin sandığı gibi iyi işlere imza atarlar. Bunca kendilerine güvenen insanı da sükut-u hayale daha fazla uğratmazlar.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »